Bu yazıda
- Oluş ve kabulleniş
- Tepki ve karakter
- Aşma, bütünleşme ve başkaldırı
Futbolu insan, toplum, etik, varoluş ve felsefe üzerinden okuyan konuk yazar denemeleri.
Felsefenin en önemli işlerinden biri sorular sormak olmuştur. Bu nedenle bu deneme de başlığında bir soruyla başlıyor: İnsan nasıl yaşamalı ve kendisini nasıl kurmalı?
Bazı maçlar skor tabelasından daha fazlasını anlatır. Bir maç bazen yalnızca kimin kazandığını değil, bir yapının bozulduğunda kendisini nasıl yeniden kurduğunu da gösterir. Beşiktaş–Marseille karşılaşması bu nedenle yalnızca bir futbol değerlendirmesi olarak okunmayabilir. Pres, tempo, gol, rotasyon, tribün, aidiyet ve takım ruhu var; fakat biraz daha derine indiğimizde başka bir soru belirir: “İnsan bozulduğunda ne yapar?”
Bu soru bizi futboldan çıkarıp felsefenin en eski sorularından birine götürür: “İnsan nasıl yaşamalı?”
“Güçlü takım, hiç bozulmayan takım değildir; bozulduğunda kendisini yeniden kurabilen takımdır” fikrini “takım” kelimesinden arındırıp insanın üzerine koyduğumuzda, ortaya oldukça güçlü bir insan tasavvuru çıkar. Güçlü insan hiç korkmayan, hiç hata yapmayan, hiç düşmeyen, sürekli yüksek performans gösteren insan değildir. Güçlü insan, kendi bütünlüğü bozulduğunda yeniden bir bütünlük kurabilen insandır.
Bu düşünceyi felsefe tarihiyle yan yana koyduğumuzda mesele daha da karmaşıklaşır. Herakleitos bize insanın değişimden kaçamayacağını söyler. Stoacılar, kontrol edemediğimiz şeylerle mücadele etmek yerine kendi yargımız ve eylemimiz üzerinde çalışmayı öğretir. Aristoteles iyi yaşamı karaktere dönüşmüş eylemlerle ilişkilendirir. Nietzsche insanı tamamlanmış bir varlık değil, kendisini aşması gereken bir geçiş olarak görür. Jung insanın parçalarını bastırmak yerine bütünleştirmesini ister. Sartre insanın kendisini seçimleriyle kurduğunu söyler. Camus insanın anlamsızlık karşısında yine de yaşamaya ve eylemeye devam etmesini savunur. Husserl ve Heidegger ise bütün bunlara başka bir soru yöneltir: Kendini yeniden kurduğunu düşündüğün hayat gerçekten senin hayatın mı?
Çağdaş düşüncede ise Byung-Chul Han, Foucault ve Bourdieu bu iyimser yeniden yapılanma fikrine önemli itirazlar getirir. Çünkü insan her zaman kendi kendisini özgürce yeniden kuramaz. Bazen içinde bulunduğu sistem, kültür, ekonomik koşullar ve performans baskısı onun “kendini geliştirme” çabasını bile bir denetim biçimine dönüştürebilir.
Bu nedenle bu futbol yazısı, farkında olarak ya da olmayarak, çok eski bir felsefi soruya yaklaşır: “İnsan nasıl yaşamalı ve kendisini nasıl kurmalı?”
Oluş ve Kabulleniş: Değişimden Kaçış Yoktur
Felsefenin başlangıcına, Antik Yunan’a döndüğümüzde karşımıza Herakleitos çıkar. Efesli filozof için gerçeklik durağan değildir; varlık sürekli bir oluş içerisindedir. Dünya değişir, insan değişir, ilişkiler değişir. Herakleitos’a göre yaşamak, değişimin içinde kendini bulmaktır.
“Hiç bozulmayan takım yoktur” fikri oldukça Herakleitosçudur. Çünkü değişmeyen bir takım yoktur; değişmeyen bir insan da yoktur. İnsan bugün cesur olabilir, yarın korkabilir. Bugün kendisine güvenebilir, yarın kendisinden şüphe edebilir. Bugün hayatının yönünü bildiğini düşünebilir, yarın bütün doğrularının çöktüğünü görebilir. Dolayısıyla insanın gücü değişmemesinde değildir: Güç, değişimin içerisinde kendisini yeniden kurabilme kapasitesidir.
Herakleitos açısından yaşam, sabit bir kimliği koruma çabası değil, oluşun içinde bir biçim kazanma sürecidir. Bu nedenle iyi hayat, hiç bozulmayan bir hayat değildir; bozulmanın kaçınılmaz olduğunu bilerek yeniden biçimlenebilen bir hayattır.
Tepki ve Karakter: Anlam Eylemde Gizlidir
Antik Yunan’dan devam edelim: Stoacılık; olanla değil, olana verdiğin cevapla ilgilen der. Stoacı Epiktetos’un düşüncesinde temel ayrımlardan biri şudur: Bazı şeyler bizim kontrolümüzdedir, bazıları değildir. Geçmişte yaptığımız hata kontrolümüzde değildir. Başkalarının ne düşündüğü kontrolümüzde değildir. Hayatın bize ne getireceği veya rakibin ne yapacağı kontrolümüzde değildir. Fakat bütün bunlara vereceğimiz tepki üzerinde belirli bir gücümüz vardır. Olanı olduğu anda bırakıp olandan sonrasına bakmak Stoacı bir tavırdır. İnsan hata yapar. Asıl soru artık “Neden oldu?” değil, “Şimdi ne yapacağım?” sorusudur. Stoacı tavır şunu söyler: İnsan geçmişi değiştirmeye çalışmaz, geçmişi inkâr da etmez; fakat geçmişin bugünkü eylemini yönetmesine izin vermemeye çalışır.
Buradan çıkarılacak ilke şudur: Geçmişte olanı değiştiremiyorsan, onun bugünkü davranışını belirleme gücünü azalt.
İnsan için bunun karşılığı çok büyüktür. Bir ilişkinin bitmesi, bir işte başarısız olmak, bir hata yapmak, bir fırsatı kaçırmak insanın geçmişidir. Fakat bunların her biri bugünkü benliğin zorunlu kaderine dönüşmek zorunda değildir. Stoacılık burada insana bir özgürlük alanı açar: Olan ile vereceğin cevap arasındaki boşluk.
Yine Antik Yunan’dan Aristoteles’e geçelim: İnsan ne düşündüğüyle değil, tekrar tekrar yaptığıyla var olur. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik adlı eserinde iyi hayat meselesi yalnızca doğru düşüncelerle açıklanmaz. İnsan karakteri alışkanlıklarla, yani tekrar edilen eylemlerle biçimlenir.
Cesur insan, cesaret hakkında konuşan kişi değil; zor durumda cesurca davranmayı tekrar tekrar öğrenmiş kişidir. Adil insan, adalet üzerine konuşan kişi değil; adil davranmayı alışkanlık haline getirmiş kişidir. Bu düşünce takım ruhu anlayışına çok yakındır.
Bir takımın birbirine bağlı olduğunu söylemesi yeterli değildir; bu bağlılık zor anda ortaya çıkmalıdır. Olaitan’ın rakibin sert ve yıpratıcı fiziksel müdahalelerine rağmen düşmeden ayakta kalması, mücadeleyi sürdürüp gol pasını vermesi bu nedenle sıradan bir istatistik değildir. Burada aidiyet ve karakter, soyut bir temenniden eyleme dönüşmüştür. İnsan hayatında da aynı şey geçerlidir. “Ben güçlü bir insanım” demek bir anlam taşımaz, asıl soru: “Kırıldığımda nasıl davranıyorum?” “Ben iyi bir insanım” demek yeterli değildir, asıl soru: “Kimse görmediğinde nasıl davranıyorum?” “Ben aileme değer veriyorum” demek yeterli değildir, asıl soru: “Zor zamanda onların yanında mıyım?”
Aristoteles açısından karakter, kişinin kendisi hakkında anlattığı hikâyeden çok, tekrar tekrar gerçekleştirdiği eylemlerde ortaya çıkar. Dolayısıyla insan, kendisi hakkında düşündüğü kişi değil; zor zamanlarda tekrar tekrar yaptığı şeylerin toplamında ortaya çıkan kişidir.
Aşma, Bütünleşme ve Başkaldırı
Nietzsche’ye geldiğimizde “yeniden kurmak” düşüncesi daha radikal bir hâl alır: İnsan tamamlanmış bir varlık değil, kendisini aşma ihtimalidir. Nietzsche için insan tamamlanmış, değişmez bir öz değildir. İnsan bir geçiştir; kendisinin üzerine çıkabilme ihtimali taşıyan bir varlıktır. Bu nedenle Nietzsche’nin düşüncesinde önemli olan yalnızca “kendini bulmak” değil, aynı zamanda “kendini aşmaktır”.
Maçtaki ilk yarı ile ikinci yarı arasındaki karşıtlık burada anlam kazanır. İlk yarıdaki takım ile ikinci yarıdaki takım aynı oyunculardan oluşmaktadır fakat aynı davranış örüntüsünde değildir. Bu durumda soru şudur: İnsan kendisi aynı kalırken kendisini aşabilir mi? Nietzscheci cevap “evet” olacaktır. Çünkü kendini aşmak, başka birine dönüşmekten ziyade kendi mevcut sınırlarını aşan yeni bir güç ilişkisi kurmaktır. Bu nedenle başarısızlık her zaman yalnızca bir kayıp değildir; bazen insanın daha önce sahip olmadığı bir kapasiteyi ortaya çıkarabilir.
Fakat Nietzsche burada tehlikeli bir yanlış anlaşılmaya da açıktır. “Her acı bizi güçlendirir” düşüncesi otomatik olarak doğru değildir. Acı bazen yalnızca acıdır, kayıp bazen yalnızca kayıptır. İnsan her yaradan daha güçlü çıkmak zorunda değildir. Dolayısıyla Nietzsche’yi okurken daha doğru ifade şudur: Yaşanan her kırılma insanı güçlendirmez; fakat insan bazı kırılmaları kendi dönüşümünün malzemesine çevirebilir.
Carl Gustav Jung açısından ise kendini yeniden kurmak, kendini silmek değildir. Maçın devre arasında yaşananlar bu çerçevede yorumlanabilir. Jung’un psikolojisinde insanın amacı geçmişini silmek değildir; insanın bastırdığı, reddettiği veya kendisinde görmek istemediği parçalarıyla karşılaşması gerekir. Jung’un “gölge” kavramı burada önemlidir. İnsan yalnızca güçlü, cesur, başarılı ve kontrollü taraflarından oluşmaz. Korkaklığı, kıskançlığı, öfkesi, kırılganlığı ve başarısızlığı da vardır. Bunları yok etmeye çalışmak insanı bütünleştirmez; tam tersine parçalayabilir.
Bu nedenle devre arasındaki zihinlerde yaşanan duygusal değişim, Jungçu açıdan geçmişi sıfırlamak değil, geçmişin anlamını yeniden kurmaktır. Bir insan “Ben başarısız oldu” diyebilir, bu bir olaydır. Fakat ardından “Demek ki ben başarısız bir insanım” dediğinde olay kimliğe dönüşür. Jungçu bir yaklaşım olay ile kimliği birbirinden ayırmaya çalışır: Başına gelen şey ile olduğun şey aynı şey değildir. Bu ayrım, insanın yeniden kurulabilmesi için kritik önemdedir.
Ve gelelim Albert Camus’ye: Yeniden başlamak, dünyanın sana anlam vermesini beklememektir. Camus, maçtaki ikinci yarıya çıkarken hissedilen “yeniden başlama” fikrine varoluşsal bir derinlik kazandırır. Camus’ye göre insan anlam arar; dünya ise ona hazır bir anlam sunmaz. Bu karşılaşma saçmayı (absürdü) doğurur. Fakat Camus’nün cevabı teslim olmak değildir, insan yaşamaya devam eder.
Burada Sisyphos miti önemlidir. Sisyphos kayayı tekrar tekrar yukarı taşır; dışarıdan bakıldığında bu anlamsız bir döngüdür. Fakat Camus’nün asıl meselesi şudur: İnsan kendi eyleminin bilincinde olarak yine de devam edebilir mi? Gol yedin. Her şey tersine döndü. Planın bozuldu, güvenin sarsıldı... Şimdi ne olacak? Camus açısından cevap nettir: Devam edeceksin. Bu kör bir iyimserlik ya da “Her şey çok güzel olacak” demek değildir. Tam tersine, her şeyin güzel olmayabileceğini bilerek yine de yaşamaktır. Bu nedenle Camus’de değişim unutmak değil, başkaldırarak yeniden eyleme geçmektir.
Varoluşçuluğun kilit ismi Jean-Paul Sartre açısından ise geçmiş seni belirler ama seni tamamen tanımlamaz. Sartre’ın varoluşçuluğunda insan kendisini seçimleriyle oluşturur. İnsan geçmişinden bağımsız değildir ama geçmişinin mahkûmu da değildir. Bir insan “Ben böyleyim” deyip durumu kabullendiği an Sartre açısından sorun başlar; çünkü bu cümle özgürlüğü dondurur.
Maçtaki değişimler ve kendini yeniden kurma fikri Sartre’ca şöyle okunabilir: Geçmişte kim olduğun, bundan sonra ne yapacağının tek belirleyicisi değildir. İnsan kendisine verilmiş olan koşulların içerisinde seçim yapar. Sartre burada romantik bir özgürlük de sunmaz. İnsan her şeyi seçemez: Nerede doğduğunu, geçmişini veya toplumsal koşullarını bütünüyle seçemez. Ancak bütünlerin içinde ne yapacağı konusunda belli bir özgürlük alanına sahiptir. Dolayısıyla insan kendisini seçer; ama seçimini her zaman seçmediği koşullar içerisinde yaşar.
Felsefe & Futbol serisiDevamı: Bölüm II →Bu yazıyı paylaş
