KONUK YAZAR

Kapasite ile Eylem Arasında

Bir takım birkaç gün içinde 0-0’dan 8-0’a nasıl geçebilir? Oyuncular aynıysa, değişen nedir? Belki de mesele sahip olduğumuz kapasite değil; o kapasiteye hangi koşullarda erişebildiğimizdir.

Caner Noyinİşletme Yönetimi · Felsefe Yazarı26 Eylül 20269 dk okuma
Bu yazıda
  • Kapasite ve eylem
  • İlk golün psikolojisi
  • Takım psikolojisi
  • Momentum
  • Koşullar içinde özgürlük

İnsan bazen yapamadığı için değil, yapabileceği şeye ulaşamadığı için başarısız olur.

Sahip olmak ile gerçekleştirmek arasında görünmeyen bir mesafe vardır.

Bir futbol takımının birkaç gün içinde 0-0’dan 8-0’a savrulması bu mesafeyi görünür kılar. Oyuncular aynı kalabilir. Teknik kapasite birkaç gün içinde dramatik biçimde değişmeyebilir. Fakat o kapasiteye erişmeyi sağlayan koşullar değişebilir.

Yetenek henüz eylem değildir.

Potansiyel, gerçekleşmiş olanla aynı şey değildir.

Aristoteles’in dynamis ve energeia ayrımı tam burada anlam kazanır: Bir şeyin yapabilme gücüne sahip olması ile bu gücü gerçekleştirmesi aynı değildir.

Tohumda ağacın imkânı vardır.

Fakat bu imkânın gerçekleşmesi toprağa, suya, zamana ve koşullara bağlıdır.

İnsan da böyledir.

Bir futbolcunun kötü oynadığı her an, onun kötü bir futbolcu olduğunu göstermez. Bazen sorun kapasitenin kendisinde değil, kapasitenin kullanılmasını zorlaştıran zemindedir.

Önde kurulan baskı, daralan pas açıları, rakibin ikinci topları toplaması ya da kalecinin yaptığı bir hata, oyuncunun sahip olduğu beceriyi kullanma biçimini değiştirebilir.

Baskı yükseldiğinde hata yalnızca geçmişte kalmaz.

Bir sonraki hareketin içine sızar.

Oyuncu yaptığı işe değil, yapamama ihtimaline odaklanmaya başladığında eylemin doğallığı bozulur.

Bu nedenle özgür eylemin düşmanlarından biri yalnızca başarısızlık değil, başarısızlık beklentisidir.

İlk gol yalnızca gol değildir

İlk golün psikolojik değeri burada ortaya çıkar.

Gol yalnızca skoru değiştirmez.

Geleceğe ilişkin beklentiyi de değiştirir.

“Olacak mı?” sorusunun yerini: “Nasıl devam edeceğiz?” sorusu almaya başlar.

Belirsizlik azaldığında kararlar sadeleşebilir. Oyuncular daha erken pres yapmaya, daha cesur paslar denemeye ve daha doğal hareket etmeye başlayabilir.

Güven biraz da böyle doğar.

Fakat takım sporunda güven yalnızca kişinin kendisine inanması değildir.

Başkasının ne yapacağını öngörebilmek ve onun hareketine kendi hareketinde yer açabilmektir.

Ben çizgiye koşarım çünkü senin önüme pas atacağını düşünürüm.

Sen pas verirsin çünkü benim zamanında boşluğa çıkacağımı bilirsin.

Bir stoper öne çıktığında arkasını kapatacak orta saha oyuncusuna; bek bindirdiğinde onun boşalttığı alanı dolduracak takım arkadaşına güvenir.

Böylece bireysel kararlar ortak bir harekete dönüşür.

Takım psikolojisi bireylerin toplamı değildir

Aristoteles’in kapasite ile gerçekleşme arasındaki ayrımı, takım sporuna taşındığında başka bir boyut kazanır.

Bir imkân, onu taşıyan ilişkiler ve koşullar olmadan tamamlanamaz.

John Dewey’nin deneyim ve ortak eylem anlayışı bu ilişkisel yönü görünür kılar. İnsan kendisini soyut ve yalıtılmış bir özne olarak değil, çevresiyle kurduğu etkileşimlerin içinde gerçekleştirir.

Takımda da bir forvetin presi, arkasındaki orta sahanın pas kanalını kapatmasıyla anlam kazanır.

Kalecinin öne çıkışı, savunma hattının onunla birlikte hareket etmesiyle güvenli hale gelir.

Bir kanat oyuncusunun koşusu, ancak onu gören başka bir oyuncu olduğunda hücum tehdidine dönüşür.

Bu nedenle takım psikolojisi, bireysel psikolojilerin basit toplamı değildir.

Güven, oyuncuların içinde duran sabit bir özellik olmaktan çıkar; ilişkiler arasında dolaşan bir kuvvete dönüşür.

Dewey’nin ortak eylem vurgusu bizi daha geniş bir soruya götürür:

Bu ilişkiler insanın eyleme gücünü nasıl artırır ya da azaltır?

İnsan başarısızlığını çoğu zaman yalnızca kendi eksikliğiyle açıklar.

Böyle yaptığında performansı mümkün ya da imkânsız kılan çevreyi görünmez hale getirir.

Oysa insan boşlukta eylemez.

“Neden yapamadı?” sorusu yetmeyebilir

Spinoza’nın insanı ilişkilerinden bağımsız düşünmemesi bu nedenle önemlidir.

Karşılaşmalar, eyleme gücümüzü artırabilir ya da azaltabilir.

Aynı insan farklı koşullar altında farklı bir kapasite sergileyebilir.

Sürekli top kaybettiği için kenara alınacağını düşünen bir oyuncu güvenli paslara sığınabilir.

Hata yapma hakkının bulunduğu bir ortamda ise aynı oyuncu dikine oynayabilir ve daha yaratıcı çözümler deneyebilir.

Dolayısıyla bazen soru: “Neden yapamadı?” olmamalıdır.

Belki de asıl soru şudur: “Yapabilmesini sağlayacak koşullar var mıydı?”

Güvenin bulunduğu yerde insanlar yalnızca daha cesur davranmaz.

Aynı zamanda daha az zihinsel maliyetle karar verebilir.

Herkesin kendisini korumak, hata ihtimalini hesaplamak ve başkasının ne yapacağını sürekli yeniden tahmin etmek zorunda olduğu bir ortamda zihinsel enerji eylemden savunmaya doğru kayar.

Takımın kapasitesi böylece sahaya tam olarak yansımayabilir.

Eylem alanını kim kuruyor?

Michel Foucault’nun iktidarı yalnızca yasaklayan bir güç olarak değil, insanların davranış alanlarını biçimlendiren ilişkiler bütünü olarak ele alması burada başka bir kapı açar.

İnsan yalnızca: “Ne yapabilirim?” sorusuyla yaşamaz.

İçinde bulunduğu düzen ona hangi eylemlerin kabul edilebilir, hangilerinin riskli olduğunu da öğretir.

Her top kaybı bağırışla karşılanıyorsa oyuncular daha güvenli tercihlere kapanabilir.

Hata, öğrenmenin ve analiz sürecinin bir parçası olarak değerlendiriliyorsa daha yaratıcı çözümler için alan açılabilir.

Bu yüzden özgürlük yalnızca seçeneklerin mevcut olması değildir.

Eyleyebileceğimiz bir zemin bulabilmektir.

Momentum: Güvenin kendi kendisini üretmesi

Futboldaki momentum bu zeminin sürekli yeniden üretildiği bir süreç olarak düşünülebilir.

Başarı güveni artırır.

Güven daha net kararları kolaylaştırır.

Net kararlar yeni başarıların önünü açar.

Tersi de mümkündür.

Hata kaygıyı artırır.

Kaygı kararsızlığı besler.

Kararsızlık yeni hataların ortaya çıkma ihtimalini yükseltir.

Bir kalecinin yaptığı hata savunma hattının birkaç metre geri çekilmesine yol açabilir.

Bu geri çekilme savunma ile orta saha arasındaki mesafeyi artırabilir.

Ortaya çıkan boşluk rakibin yeni fırsatlar üretmesini kolaylaştırabilir.

Böylece bir hata tek bir an olarak kalmaz; takımın sonraki davranışlarını biçimlendiren bir geri besleme döngüsüne dönüşebilir.

Skor bazen yalnızca maçın sonucunu değil, iki farklı psikolojik döngünün nasıl oluştuğunu da anlatır.

Futbolcu sahaya yalnız çıkmaz

Foucault’nun davranış alanlarına ilişkin yaklaşımı, bu süreçlerin yalnızca oyuncuların iç dünyasında oluşmadığını hatırlatır.

Heidegger’in insanı dünyadan bağımsız bir özne olarak değil, daima bir dünyanın içinde bulunan varlık olarak düşünmesi de bu noktayı derinleştirir.

İnsan önce var olup sonra dünyaya girmez.

Zaten ilişkiler, sınırlar, alışkanlıklar ve imkânlarla örülmüş bir dünyanın içerisindedir.

Futbolcu da sahaya yalnızca bireysel yetenekleriyle çıkmaz.

Oyun planı, tribünün beklentisi, rakibin baskısı, hakem kararları, skor, kalan süre ve takım arkadaşlarının davranışları onun karar alanını biçimlendirir.

Fakat bu, insanın koşullarının tutsağı olduğu anlamına gelmez.

Koşullar içinde özgürlük

Heidegger’in insanın dünyayla ilişkisine yaptığı vurgu, bizi yalnızca belirlenmişliğe götürmez.

İnsan aynı zamanda önündeki imkânlar içinde kendisini kurar.

Sartre’ın özgürlük düşüncesi burada devreye girer.

İnsan içinde bulunduğu koşulları seçmeyebilir.

Fakat o koşullarla ne yapacağı konusunda bütünüyle edilgen değildir.

Özgürlük, koşulların ortadan kalkması değildir.

Koşulların içinde yeni bir imkân açabilmektir.

Takım 1-0 gerideyken maçın bütün koşullarını değiştiremeyebilir.

Ama pres yönünü değiştirebilir.

Bekleri daha ileri çıkarabilir.

Oyunun temposunu yükseltebilir.

Pas bağlantılarını yeniden düzenleyebilir.

Elindeki dünyanın tamamını değiştiremez; fakat o dünyanın içinde başka bir oyun kurmayı deneyebilir.

0-0’dan 8-0’a

Bu nedenle birkaç gün içinde 0-0’dan 8-0’a geçişi bir mucize olarak görmek gerekmez.

Aynı oyuncular birkaç gün içinde başka insanlara dönüşmüş olmayabilir.

Değişen, onların sahip olduğu kapasite kadar, o kapasitenin kullanılmasını mümkün kılan ilişkiler ve geri bildirimler ağıdır.

İlk maçta koşular karşılıksız kalmış olabilir.

Hatlar arasındaki mesafe açılmış olabilir.

Takım her top kaybından sonra biraz daha geriye çekilmiş olabilir.

İkinci karşılaşmada ise erken pres, kısa pas bağlantıları ve birbirini tamamlayan koşular aynı oyuncuların tamamen farklı bir oyun ortaya koymasını mümkün kılmış olabilir.

Bir doğru pas, bir doğru koşu ve erken gelen bir gol yalnızca sonuç değildir.

Bir sonraki hareketin koşulunu da değiştirir.

Bekin bindirmesi rakip kanadı geriye çeker ve merkezde bir koridor oluşturur.

Forvetin stoperi üzerine çekmesi arkasındaki oyuncuya alan açar.

Kalecinin isabetli uzun pası takımın rakip yarı sahada yerleşme biçimini değiştirebilir.

Her eylem bir sonraki eylemin dünyasını yeniden kurar.

İlk başarının paradoksu

Burada insan eyleminin ilginç paradokslarından biri ortaya çıkar:

Bazen başarılı olmak için önce başarılı olabileceğimize inanmamız gerekir; fakat buna inanabilmenin en güçlü kanıtı da çoğu zaman ilk başarıdır.

Bu nedenle ilk adımın değeri sonucundan daha büyük olabilir.

Sartre’ın özgürlüğü koşullar içinde bir imkân açabilme yetisi olarak düşünmesi, bu imkânın hiçbir zaman garanti altında olmadığı gerçeğiyle bizi karşı karşıya bırakır.

Camus’nün absürd karşısında vurguladığı direnç de burada yankılanır.

İnsan hayatın kendisine kusursuz koşullar ve kesin güvenceler sunmasını beklemeden eylemek zorundadır.

Koşulların mükemmelleşmesini beklemek çoğu zaman eylemi ertelemektir.

Futbolda bazen ilk kısa pas, ilk başarılı pres ya da ilk kazanılan ikili mücadele, oyuncuların daha önce sahip olmadığı güveni sonradan üretir.

Belki de mesele: “Ne kadar güçlüyüz?” değildir.

Asıl soru şudur: “Sahip olduğumuz gücü eyleme dönüştürebileceğimiz bir dünya kurabiliyor muyuz?”

Futbolun 0-0’dan 8-0’a dönüşen hikâyesi bu sorunun somut örneklerinden biridir.

İnsan yalnızca sahip olduğu kapasiteyle değil, o kapasitenin dolaşıma girebildiği ilişkilerle, güvenle ve zamanında açılan imkânlarla oynar.

Bir takımın kaderini değiştiren şey bazen yeni bir yetenek değildir.

Aynı yeteneğin artık karşılık bulmasıdır.

Bir koşunun görülmesi.

Bir pasın verilmesi.

Bir hatanın cezalandırılması gereken bir kusur yerine oyunun doğal parçası olarak ele alınması.

Bunların her biri kapasite ile eylem arasındaki mesafeyi biraz daha azaltır.

İnsanın trajedisi bu nedenle yalnızca yapabileceklerinin sınırlı olması değildir.

Daha derin olan, yapabileceği halde yapamadığı hayatların içinde yaşamasıdır.

Felsefe burada farklı bir soru sorabilir:

İnsan ne kadar güçlüdür?

Belki bundan önce şunu sormalıdır:

İnsanın gücü hangi ilişkiler, kurumlar ve karşılaşmalar içinde eyleme dönüşebiliyor?

Çünkü bazen bir takımın 8-0 kazanması yalnızca rakibine üstün gelmesinin değil, nihayet kendi imkânlarına erişebilmesinin sonucudur.

Özgürlük belki de tam burada başlar:

Hazırda bulunan bir gücü taşımakta değil, o gücün gerçekleşebileceği dünyayı birlikte kurabilmekte.

Temel Kaynaklar

  • Aristoteles — Metafizik
  • Baruch Spinoza — Ethica
  • John Dewey — Experience and Nature
  • Michel Foucault — Hapishanenin Doğuşu
  • Martin Heidegger — Varlık ve Zaman
  • Jean-Paul Sartre — Varlık ve Hiçlik
  • Albert Camus — Sisifos Söyleni

Bu yazıyı paylaş