TRİBÜN

Tribün Kültürünün İki Yüzü: Terrace ve Ultra

Biri aidiyeti gündelik hayatın içinde yaşatıyor, diğeri onu örgütlü ve görünür bir kolektif gösteriye dönüştürüyor. Terrace ve ultra kültürleri nerede ayrılıyor, Türkiye bu iki geleneğin neresinde duruyor?

Özgür Özbebit24 Eylül 202611 dk okuma
Bu yazıda
  • Terrace kültürünün kökenleri
  • Ultra kültürünün örgütlü yapısı
  • Türkiye’de melez tribün kültürü
  • Modern futbol ve taraftar hafızası
Tribün Kültürü

Aidiyet, mahalle, şehir, kolektif hafıza ve örgütlü taraftarlık üzerinden futbol tribünlerinin iki farklı geleneği.

Futbol tribünleri uzun zamandır yalnızca maç izlenen yerler olmaktan çıkmıştır.

Orada insanlar bağırır, susar, bekler, öfkelenir, kutlar, küser, yeniden gelir. Aynı koltuğa yıllarca oturan biriyle, takımını ilk kez stadyumda gören biri aynı mekânda farklı hikâyeler taşımaktadırlar. Ama doksan dakika boyunca bu farklılıkların önemli bir kısmı ortak bir kimlikte eriyik olabilirler.

Tribün kültürünü ilginç yapan şey de budur.

Bir futbol kulübü sahada on bir oyuncuyla temsil edilir ancak tribünde binlerce kişinin arketipik hafızasını taşımaktadır.

Bu yüzden taraftarlık yalnızca sportif bir tercih değil, çoğu zaman bir şehirle, mahalleyle, aileyle, sınıfsal geçmişle ve gündelik hayatla kurulan ilişkinin bir parçasıdır.

Tribün kültürü denildiğinde bugün iki kavram özellikle ön plana çıkmaktadır;

Terrace culture ve ultra culture.

İkisi de zaman zaman aynı şeymiş gibi kullanılabiliyor. Oysa farklı açılardan değerlendirildiğinde aralarında önemli farklılıların mevcut olduğu görülmektedir.

Bu iki tribün kültürü birbirlerine temas ediyorlar, birbirlerinden etkileniyorlar ancak aynı tarihsel geleneklerden ve kökenlerden gelmiyorlar.

Biri daha çok gündelik hayatın içinden büyürken diğeri aidiyeti örgütlü bir gösteriye dönüştürüyor.

Terrace: tribünden önce mahalle

“Terrace” kelimesi İngiliz futbol kültüründe tarihsel olarak ayakta maç izlenen tribün bölümlerini ifade ediyordu.

Yüzyılın başında eski İngiliz stadyumlarında taraftarlar bugünkü gibi numaralı koltuklarda oturmuyordu. Geniş bir alanda olan ayakta tribünlerde, omuz omuza, çoğu zaman da çok çok sıkışık bir biçimde maç izleniyordu.

Ama zamanla “terrace” yalnızca fiziksel bir alanı ifade etmekten çıkarak bir kültüre doğru evrildi. Bu kültürün merkezinde çoğu zaman sahadaki takım değil, takımla birlikte yaşanan, paylaşılan hayat vardı.

Maçtan önce aynı pub’a gitmek, aynı sokak veya sokaklardan stadyuma yürümek, babadan oğula aynı kulübü desteklemek, deplasman trenine/otobüsüne binmek, maç günü mümkünse hep aynı atkıyı takmak, mahallenin içerisinde sadece aynı kulübün renklerini görmek, terracedeki sarılmaları dansları sokaklarda devam ettirmek.

Terrace kültürünün gücü esasen buradan gelir. Buna göre futbol, hayatın dışında ayrı bir etkinlik değil direk olarak hayatın içine karışmış bir yaşam şeklidir.

Bu nedenle terrace kültürü çoğu zaman halk kültürüyle, yerel aidiyetle ve özellikle İngiltere’de işçi sınıfı geçmişiyle birlikte anılır.

Çünkü birçok futbol kulübü sanayi kentlerinin, liman mahallelerinin ve işçi yerleşimlerinin içerisinde doğup büyümüştür.Takımlarda o bölgenin sembollerinden biri haline gelmiştir.

İnsanlar taraftarı oldukları kulübü yalnızca başarılarından dolayı desteklemez.

Çünkü o kulüp sıklıkla “bizim taraf, bizimkiler” demektir.

Liverpool F.C. yalnızca bir futbol kulübü değildir. Liverpool şehrinin, liman kültürünün, liman işçilerinin, balık ve tuz kokulu sokakların ve belirli bir tarihsel hafızanın parçasıdır esasen.

Newcastle United’ın Newcastle ile kurduğu ilişkiyi yalnızca sportif başarı üzerinden açıklamak yine benzer nedenlerden dolayı çok zordur.

Aynı şekilde Napoli ile Napoli şehri arasındaki bağ da futbolun ötesindedir.

Burada takım artık taraftar için sosyal adres haline gelir.

“Ben bu kulübü destekliyorum” demek bazen dolaylı olarak “Ben buraya aitim” demektir. Aidiyat hissini yaşatmada aracıdır aslında kulüp.

Gerçi modern futbolda bu bağ giderek zayıflıyor gibi görünse de tamamen kaybolmuş değildir. Hatta küreselleşme arttıkça bazı kulüplerin kendi yerel kimliklerini daha fazla vurguladığı da açıkça görülmektedir. Modern futbolun paradokslarından birisidir aslında burada olan. Kulüp ne kadar küreselleşirse, kendisini diğer kulüplerden ayırmak için o kadar çok yerel hikâyeye ihtiyaç duyması bundandır. Alt yapı hikayeleri, şehirle özdeşleşen yıldızların hikayeleri, takımın sosyal olaylardaki duruşu gibi.

Peki Terrace kültürü neden daha “halktan” görünür?

Bunun muhtemel en önemli nedeni terrace kültürünün çoğu zaman üst taraftan tasarlanmamış olmasıdır. Bir organizasyon komitesi, bir pazarlama stratejisi, bir satış stratejisi yoktur. Görülen çoğu davranış yıllar içinde kendiliğinden oluşur.

Şarkılar bestelenir, lakâplar oluşur, buluşma yerleri belirlenir, bazı deplasmanlar özel anlam kazanır, bazı tribün bölümleri farklı kimlikler edinir. Onlarca yıl içerisinde Terrace kültürü yavaş yavaş üretilmektedir. Bu yüzden terrace kültürünün temelinde biraz da sıradanlık (spontane) vardır. İnsanlar bir kültürü sürekli yeniden üretirlerken çoğu zaman bunun farkına varmazlar.

Maçtan önce içilen içecek, stadyuma girerken söylenen şarkı, tribünde yıllardır duran bir pankart. Bu ritüellerin her biri zamanla, taraftarlarda ortak bir hafızaya dönüşür. Sıradanlık ile evrilen bir kültürel fenomen olma yoluna girilmiştir.

Diğer bir tribün kültürü ise Ultra kültürüdür: aidiyetin örgütlenmiş hali yani.

Özellikle İtalya’da 1960’ların sonu ve 1970’lerde ortaya çıkan taraftar grupları, İngiltere’den farklı olarak tribün kültürünü daha örgütlü bir biçime taşıdılar. Artık taraftarlık yalnızca maç günü stadyuma ritüeller eşliğinde gelmek değil;

Grup, isim, pankart, tribünde belirli yerler, liderlik, amigoluk, koreografinin olduğu çok daha komplex bir duruma eşlik etmekti.

Ve en önemlisi, tribünün kendisi de artık o grubun, liderin performans alanına dönüşüyordu.

Ultra kültüründe taraftar yalnızca sahadaki gösteriyi izleyen kişi olmaktan çıkarak kendisi de gösterinin parçası olan bir duruma dönüşmüştür.

Bazen stadyumun en unutulmaz görüntüsü sahadaki mücadele veya goller değil, tribünde açılan dev bir koreografi olmaktaydı.

Binlerce insanın aynı anda kaldırdığı kartonlar, bayraklar, pankartlar ve meşaleler bir tür kolektif zihinsel davranış dışavurumu ile dev bir sahne yaratmaktaydı. Bu anlamda ultra kültür; takıma olan aidiyetin daha görünür, daha örgütlü ve daha performatif olarak şekillenmesiydi.

Terrace o ruhu yaşar, ultra ise o ruhu binlere milyonlara gösterir

Tersine Terrace kültüründe de büyük görsel gösteriler olabilir.

Veya Ultra gruplarında da çok güçlü mahalle ve sınıf bağları bulunabilir.

Ama bu durumların ağırlık merkezleri farklıdır. Terrace kültürü daha çok gündelik yaşamın devamı gibi iken, Ultra kültürü gündelik aidiyeti organize edip, büyütüp görünür hale getirmektedir.

Birinde kültür daha dağınık ve organik iken diğerinde daha disiplinli ve kolektif olmaktadır.

Yine İngiliz terrace kültüründe ses çok önemlidir. Şarkılar, rakibe yönelik marşlar, anlık tezahüratlar, tribünün maçın o anki akışına verdiği doğrudan tepkiler, bir oyuncunun yaptığı herhangi bir hareketin birkaç saniye içerisinde yeni bir tezahürata dönüşebilmesi gibi.

Ama Ultra kültüründe ise görsel yapı daha belirgin hale gelmektedir.

Tribünün tamamını kaplayan pankartlar, dev bayraklar, önceden hazırlanmış koreografiler, meşaleler, belirli ritimlerle devam eden tezahüratlar.

Bu nedenle iki kültür futbolu farklı biçimlerde estetize etmektedirler.

Terrace kültürü çoğu zaman sesle bir atmosfer oluştururken Ultra kültürü hem sesle hem görüntüyle bir sahne kurar stadyumlarda.

Spontane olan ile organize olan arasında bir farklılıktır bunlar.

Terrace kültürünün önemli bir bölümü spontandır, maçın akışı tribünü doğrudan etkilemektedir. Misal gol olur, tribün patlar, hakem kararına tepki yükselir, rakip oyuncu bir hareket yapar, birkaç saniye içerisinde tribünün tamamı yoğun bir ses ile cevap verebilir.

Ultra kültüründe ise tribünün kendi organizasyonu bazen maçtan bağımsız biçimde devam edebilmektedir. Belirli dakikalarda(kentin plakasının dakikaya denk geldiği zaman dilimi) belirli tezahüratlar yapılır, önceden hazırlanmış pankartlar açılır, tribün liderleri kalabalığı farklı şekillerle yönlendirebilir.

Bu nedenle ultra kültüründe grup disiplini daha görünürdür.

Terrace kültüründe ise kalabalığın organik davranışı daha belirgin olabilir.

Peki burada Psikospor olarak önemli bir soruyu soralım. Türkiye’de stadlar, taraftarlar bu iki kültürün neresinde yer almaktadır?

İyice incelendiğinde görülecektir ki Türkiye’de tribün kültürü ilginç biçimde iki geleneğin de özellikklerini taşımaktadır.

Türkiye’nin futbol kültürü tarih boyunca hiçbir zaman saf biçimde tamamen İngiliz terrace modelini ya da İtalyan ultra modelini kopyalamamıştır. Esasen eklektik bir model benimsenmiş; öz motiflerin bu akımlarla harmanlanmasıyla kendi yerel kültürünü oluşturmuşlardır. Daha yakından bakacak olursak Türkiye’de tribünün önemli özelliklerinden birisi yaratılan ses gücüdür.Uzun tezahüratlar, ritmik tempolar, karşılıklı tribün organizasyonları, protesto ıslıkları (desibel rekorları kıracak kadar), rakibi psikolojik baskı altına almaya yönelik sürekli ses üretimi.

Bu açıdan baktığımızda Türkiye’deki tribünler terrace kültürünün spontan enerji tarafına oldukça yakındır.

Ama aynı zamanda büyük pankartlar, koreografiler, organize taraftar grupları ve tribün liderliği gibi unsurlar nedeniyle de ultra kültürünün etkisinin de güçlü olduğu görülmektedir.

Bu yüzden Türkiye’de ortaya çıkan yapı bir tür melez kültür olarak görülebilir.

İngiliz tribününün ses gücüyle İtalyan ultraların organizasyon biçimi, Türkiye’nin kendi mahalle, şehir ve taraftar gelenekleriyle birleşmiştir.

Modern şehir yaşamında insanların birbirleriyle giderek daha az bağ kurduğu bir dönemde futbol tribünü hâlâ yüzlerce hatta binlerce insanı aynı duygu etrafında toplayabilen nadir alanlardan biridir. İşte bu iki akımın sentezi de bu duyguyu iyice arttırabilmektedir.

Tribün kültürünü romantikleştirirken bir noktayı ise asla unutmamak gerekir.

Aidiyetin güçlü olduğu her alanda, her yerde dışlama ihtimali de ortaya çıkabilir.

“Biz” duygusu güçlendikçe “ötekiler, onlar, diğerleri” tanımı da sertleşebilir.

Bu durum bazen rakip taraftarın düşmanlaştırılmasına, şiddete, ayrımcılığa veya grup baskısına dönüşebilir.

Hem terrace hem ultra kültürünün tarihinde maalesef bunun örnekleri vardır.

Dolayısıyla güçlü tribün kültürü tek başına olumlu bir şey değildir.

Önemli olan bu kültürün hangi değerler üzerinden üretildiğidir.

Rakip olmadan futbolun duygusu eksilir. Ama rakibi düşman haline getirdiğiniz anda rekabet artık rekabet değildir. O artık canice bir şeye dönüşebilme potansiyeli içeren kriminal bir duruma neden olabilir.

Yeni stadyumlar.

Numaralı koltuklar.

Yüksek bilet fiyatları.

VIP alanlar.

Kurumsal localar.

Turistik maç izleyicileri.

Küresel yayın gelirleri.

Futbol giderek daha büyük bir eğlence endüstrisine dönüşürken geleneksel terrace kültürünün yaşam alanının daraldığı bir gerçektir.

Bir zamanlar stadyuma yürüyerek gelen mahalle sakininin yerini dünyanın başka bir ülkesinden maçı izlemeye gelen bir futbol turisti alabilir.

Bu kötü bir şey değildir esasen. Ama kültürün değiştiğinin belirteçlerinden birisidir. Sadece tribün değil topyekün bir kültürel değişimdir esasen yaşanılan. Terrace kültürünün temelinde devamlılık vardı. Aynı insanların aynı yere tekrar tekrar gelirdi. Aynı tribünde yıllarca yan yana durulurdu.

Kültürler ancak tekrarlar ile oluşur.

Bir stadyum sürekli değişen tüketicilerden oluşmaya başladığında ortak hafızanın oluşması artık orada zorlaşabilir.

Peki hafıza oluşmasını zorlayan Ultra kültürü neden daha dayanıklı?

Zira ultra kültürünün modern futbolda daha görünür kalmasının nedeni örgütlü olmasıdır. Bir taraftar grubu kendi kültürünü bilinçli biçimde koruyabilir. Pankartlarını saklayabilir. Tezahüratlarını aktarabilir. Yeni üyeler yetiştirebilir. Deplasman organizasyonlarını sürdürebilir.

Terrace kültürü organik olduğu için çevresindeki ekonomik ve sosyal değişimlerden anında ve daha hızlı etkilenebilir.

Mahalle değişirse kültür değişir.

Stadyum taşınırsa kültür değişir.

Bilet fiyatları yükselirse kültür değişir.

Taraftar profili değişirse tribünün dili de değişir.

Ancak Ultra da bunları görmek daha zordur.

Terrace kültürü futbolun gündelik hayatla bağını korurken, Ultra kültürü taraftarlığın kolektif gücünü görünür hale getiriyor.

Biri mahalleden stadyuma yürüyen taraftarı anlatıyor.

Diğeri tribünü dev bir sahneye dönüştüren örgütlü grubu.

Ama ikisinin merkezinde aynı temel ihtiyaç bulunuyor:

Bir yere ait olmak.

Futbol belki de bu yüzden hâlâ bu kadar güçlü.

İnsanlara yalnızca bir takım vermiyor.

Bir hikâye veriyor.

Bir şehir veriyor.

Bir renk veriyor.

Bir şarkı veriyor.

Bazen de hiç tanımadığı binlerce insanla aynı anda aynı şeyi hissetme imkânı veriyor.

Terrace culture de ultra culture de farklı yollarla aynı soruya cevap arıyor:

“Biz kimiz?”

Ve tribün belki de futbolun bu soruya verdiği en güçlü cevaptır.

Terrace ve Ultra Kültür Ayrımı

ÖzellikTerrace CultureUltra Culture
KökenÖzellikle İngiltereÖzellikle İtalya
Temel karakterOrganik, yerel, halkın içindenÖrgütlü, disiplinli, grup merkezli
Aidiyet biçimiMahalle, şehir, aile ve gündelik yaşamTaraftar grubu ve kolektif kimlik
Tribün davranışıDaha spontanDaha planlı ve organize
Öne çıkan unsurŞarkılar, mizah, maç anına tepkiKoreografi, pankart, bayrak, meşale
Maç günüBir yaşam ritüeliBir kolektif gösteri
OrganizasyonDaha gevşek ve doğalLiderlik ve grup yapılanması güçlü
Temel duygu“Bu takım bizim hayatımızın parçası.”“Bu tribünde biz birlikte varız.”
Kısa tanımAidiyeti yaşar.Aidiyeti görünür kılar.

Kaynaklar

Giulianotti, R. (1999). Football: A Sociology of the Global Game. Polity Press.

Elias, N. & Dunning, E. (1986). Quest for Excitement: Sport and Leisure in the Civilizing Process. Basil Blackwell.

King, A. (2003). The European Ritual: Football in the New Europe. Ashgate.

Spaaij, R. (2006). Understanding Football Hooliganism: A Comparison of Six Western European Football Clubs. Amsterdam University Press.

Testa, A. & Armstrong, G. (2010). Football, Fascism and Fandom: The Ultras of Italian Football. A&C Black.

Bu yazıyı paylaş